İradeyi Eğitmek

Bugün en temel derdimiz, bildiğimizi davranışa dökememek ve doğru bildiğimizi yaşayamamak; planlarımızla alakalı bir disiplin belirleyip onu takip edebilmek için kitap bizleri bilinçli bir irade yönetimi ile tanıştırıyor.

İrade, kendimizi sürekli zorlamak değil; neyi neden istediğimizi bilip enerjimizi doğru yere bilinçli bir şekilde yönlendirebilmektir.

Yazarlar iradeyi doğuştan sahip olunan, kiminde çok kiminde az bulunan sabit bir özellik gibi görmüyor. Geliştirilebilir bir beceri olarak ele alıyorlar. Kitabın dikkat çekici taraflarından biri de iradenin sınırsız olmadığının vurgulanması. Gün içinde verdiğimiz kararlar, kendimizi tutmaya çalıştığımız dürtüler ve yaptığımız seçimler aynı kaynaktan besleniyor; dolayısıyla bu kaynağı gereksiz yere tüketmemek gerekiyor.

‘Benlik kaynakları’ olarak geçen ve bu tek kaynaktan da ihtiyaç olan gücü sağladığımız ve bu kaynağı her kullanışımızda da irade kapasitemizden biraz daha eksildiğini söylüyorlar. Bir diğer deyişle irade kapasitemizi gereksiz kullandığımızda kaynaklarımız azaldığı için gerekli durumlarda verimli kullanma imkanlarımız da zorlaşıyor. Bu yüzden adım adım anlayarak ve idrak ederek yapılabileceklerimiz sıralanmış ve örneklendirmiş verimli bir kitap var elimizde.

1.  İrade nedir?

İrade sadece: “Canım istemiyor ama yapacağım.” demek değil. Bu bir yerde kendimize zor kullanmak gibi geliyor.

Asıl mesele: “Canım ne istiyor, ben aslında ne istiyorum ve hangisinin peşinden gideceğim?” sorusudur.

İşte burada dürtü ile tercih birbirinden ayrılması gerekiyor.

Örneğin:

  • Tatlı istiyorum → dürtü.
  • Sağlıklı beslenmek istiyorum → hedef.
  • Tatlıyı yememeyi seçiyorum → irade.

Dolayısıyla irade, arzunun yokluğu değil; arzuların arasından seçim yapabilme kapasitesini temsil ediyor. Bu noktada kitap bize çok önemli bir şey söylüyor:

İradeli insan, hiçbir şey istemeyen insan değildir. Tam tersine, bir şey ister ama daha önemli olanı seçebilir.

2.  İrade sınırsız bir kaynak değil

Kitabın en önemli fikirlerinden biri bu. Gün boyunca sürekli karar veriyoruz:

“Şimdi kalksam mı?”  “Telefonuma baksam mı?” “Bunu yesem mi?”

“Mesaj atsam mı?” “Erteleyeyim mi?”  “Bugün spor yapmasam olur mu?”

Her karar zihinsel bir enerji gerektiriyor. Dolayısıyla insanın iradesini gereksiz kararlarla tüketmemesi gerekiyor. İrade gücünü verimli kullanmak için karar mekanizmasını devreden çıkarmak önemlidir çünkü her karar verişimiz bir irade kapasitemizden eksilmedir. Bu mekanizmayı daha verimli kullanmak için de rutinler oluşturmamızı söylerler. Yazarların önerdiği önemli yöntemlerden biri de günlük bazı davranışları rutine dönüştürmektir.

Hatta bazı konularda hayatımızda bir düzen ya da rutin yoksa anlık istek ve dürtülerimizin kurbanı olma ihtimalimizin artacağını da vurgularlar. Rutin derken kastedilen insanı robotlaştırmak değildir. Hayatı anlamlandıran, insanı olduğu noktadan daha ileriye taşıyabilecek rutinleri hayatına kat,  Rutinlerle yaşamını düzenle der. Bizi biz yapan, kim olduğumuzu belirleyen şey günlerimizi nasıl geçirdiğimizde dolayısıyla rutinlerimizde ve alışkanlıklarımız da saklıdır. Rutinler bizi ikileme düşmekten kurtarır ve irade gücümüzü gereksiz yere tüketmememizi sağlar.

Buradan çok güzel bir soru çıkıyor karşımıza..!

Acaba irademizin zayıf olduğunu düşündüğümüz birçok durumda aslında problem irademizin zayıflığı değil de, hayatımızdaki gereksiz kararların fazlalığı olabilir mi?

Bunun üzerine epey bi tefekkür etmek gerekir.

3. İrade bir kas gibidir

Kitabın önemli yaklaşımlarından biri de iradenin çalıştırıldıkça geliştirilebilen bir kapasite olarak görülmesi. Bir kası nasıl çalıştırmadan güçlendiremiyorsak, iradeyi de sürekli kullanmadan geliştiremeyiz. Ama burada çok önemli bir ayrım var:

İradeyi güçlendirmek ≠ kendimize sürekli eziyet etmek.

Küçük ve sürdürülebilir davranışlar daha önemli. Örneğin:

Bugün hayatımı tamamen değiştireceğim! diyip; → 5 gün sonra bırakmak yerine:

‘Her gün 10 dakika kitap okuyacağım’ı → alışkanlığa dönüştürmek.

Yani mesele büyük bir irade gösterisi yapmak değil, küçük irade pratiklerini süreklileştirmek. Ve kitabın da önerdiği gibi rutinlere bağlamak.

4. Rutin neden bu kadar önemli?

Burada kitap aslında alışkanlıklarla irade arasında çok güzel bir ilişki kuruyor.

Bir davranış ilk başta irade ister. Ama tekrarlandıkça alışkanlığa dönüşür.

Alışkanlık haline gelen davranış ise daha az zihinsel enerji gerektirir. Böylece irademizi başka şeyler için saklayabiliriz.

Alışkanlıklarımız; hedeflerimizle ne kadar uyumlu? Yaşamak istediğimiz hayatı ne kadar temsil ediyor? Gerçekten hayatı yaşadığımızı düşünüyor muyuz? Ya da yaşamayı ne kadar seviyoruz?

Davranışlarımıza yönelik belirli standartlarımızın ve değerlerimizin olması gerekir der kitap başka bir deyişle de arka planda bu, seçtiğimiz hayatı sevme biçimimizdir. Standartlarımız ve değerlerimiz hayatla aramızda ki o anlamlı bağa bir ayna tutar aslında.

Kendimizi bilmediğimiz de, bizim için değerli olanı bilmediğimiz de; başka insanların ‘içinde bulunduğumuz durumlar karşısında kararlarımızı ve davranışlarımızı etkilemesi’ kaçınılmaz olur. O yüzden hayatımızın kaptanı olmak istiyorsak dümende başkalarını değil kendimizi oturtmamız lazım. Bunun bir üst seviyesi daha var ama bu sanırım başka bir zamanın konusu.

5. Erteleme meselesi

Kitabın günlük hayatımıza en çok dokunan taraflarından biri de bu. Çünkü erteleme çoğu zaman: “Ben tembelim.” diye açıklanabiliyor. Oysa mesele her zaman tembellik değil.

Bazen:

  • hedefin belirsiz olması ya da fazla büyük olması,
  • başarısızlık korkusu, motivasyon beklemek, duyguların davranışlarımızı yönetmesi,
  • çevrenin bizi desteklememesi gibi faktörler devreye giriyor.

Dolayısıyla kitap bize yalnızca: “Kendini zorla.” demiyor.

Daha çok: Kendini tanı, gerçekçi bir hedef koy, çevreni düzenle ve iradeni doğru yerde kullan diyor.

Şöyle bir şema çıkarabiliriz kendimize. Önce KENDİNİ TANI, seçimlerinin yaşamını şekillendirdiğini fark et, hedefler ve rutinler belirle, hedeflerine giden yolu eğlenceli hale getir arada aksaklıklar olacak bu yüzden dürtülerini tespit et, izle ve onları yönetmeye çalış, bu dürtüleri en iyi stratejilerle şekillendir, iradenle yerine çok daha iyi alışkanlıklar koymaya gayret et.

Burada ek bir alan açmak isterim. Dürtülerin ortaya çıkmasında ya da daha da güçlenmesine izin vermemek için bazı zihinsel stratejileri kullanmak önerilir. Bunlardan biri dikkat dağıtma stratejisi diğeri ise eylemi bilişsel olarak yeniden değerlendirmektir. Yani ne kast ediyor?  Bir ortamdayım, çalışıyorum dikkatimi özellikle çalıştığım konuya verebilirim ya da yanlış bir eylem içindeysem o an mekanı terk edebilir ya da yürüyüşe çıkabilir ya da farklı bir arkadaşımı arayabilirim. Bilişsel olarak nasıl değerlendirebilirim sorusuna gelince örneğin spora gideceğim; spora gitmek yerine evde yatmayı tercih ettiğimde bu bana ne kazandıracak yani diğer bir deyişle artıları ve eksileri fark edip, gerçekçi bir değerlendirme yapmaktır. Ve bu değerlendirme sonucunda da irade kullanarak kendine bir alışkanlık edin der kitap..

6. Duygu ≠ karar

Bir duygu geldiğinde onun sonsuza kadar süreceğini sanıyoruz.

Öfke geliyor: “Ben artık bu insanı asla affetmeyeceğim.”

Kaygı geliyor: “Bunu yapamayacağım.”

Canımız bir şeyi çok istiyor: “Buna hayır diyemem.” gibi cümleler kurabiliyoruz. Ama duygu ve dürtüler geçici. Burada ki kritik fark:

Duyguyu hissetmek başka, duygunun söylediğini yapmak başka.

İrade tam da bu aralıkta ortaya çıkıyor. İşte farkındalık yaratacak o soru!!

Bir günümüz nasıl geçiyor, hangi mekanlarda, hangi durumlarda, günün hangi saatlerinde, kimlerle birlikteyken, hangi duyguları hissettiğimizde dürtülerimizle ya da irademizle hareket ediyoruz?

7. Kendini tanımadan iradeyi eğitemezsin (sanırım en önemli madde)

İrade eğitiminin başlangıç noktası aslında öz farkındalık.

Çünkü kendimizi tanımıyorsak hedeflerimizi de başkalarından ödünç alıyoruz.

“Başarılı olmalıyım.”

“Zayıflamalıyım.”

“Daha çok para kazanmalıyım.”

“Şöyle yaşamalıyım.” Hep aslında arka planda ki başka seslerin yönlendirmesi..

Ama asıl soru şu:

Ben gerçekten nasıl bir hayat istiyorum?

Çünkü anlam verdiğimiz hedefler için daha fazla çaba gösterebiliyoruz. Kitapta hedefe anlam yükleme ve gerçekçi hedefler belirleme tarafı özellikle öne çıkarılıyor.

Bu nedenle iradenin yakıtlarından biri ANLAM.

Bizim herhangi bir yaşama amacımız, değerimiz ve ahlaki standartlarımız yoksa eylemlerimizin kısa vadeli keyif verecek dürtülere yenilmemesi için de bir sebebimiz olmuyor. Bu nedenle eylemlerimize rehberlik edecek değerlerimizi ve yaşam amacımızı netleştirmek; dürtüsel karar vermekten bizi alıkoyacaktır.

8. Çevre iradeyi etkiliyor

Çok önemli bir başka nokta: İrade sadece içeride olan bir şey değil.

Çevremiz bizi etkiliyor. Sürekli erteleyen insanların arasında olmakla disiplinli insanların arasında olmak aynı sonucu doğurmuyor.

Aynı şekilde:

Sürekli telefon bildirimlerinin olduğu bir ortam,

sürekli yiyeceklerin göz önünde olduğu bir ortam,

sürekli negatif konuşmaların yapıldığı bir ortam… iradeyi sürekli mücadeleye sokuyor.

O yüzden güçlü irade bazen:

“Kendimi daha fazla zorlayacağım.” değil,

“Kendimi sürekli zorlamak zorunda kalmayacağım bir çevre oluşturacağım.” demek.

Bu çok güçlü bir fikir.

9. Beden de iradenin bir parçası

İrade yalnızca zihinsel bir mesele değil.

Uyku, hareket, beslenme ve fiziksel durumumuz da irade kapasitemizi etkiliyor. Özellikle uykusuzluğun irade kapasitesini zorladığı ve kısa süreli hareketinde sağlıksız atıştırma dürtüsünü azaltmaya yardımcı olabildiği gibi pratik örnekler aktarılıyor.

Yani: “Ben neden kendimi kontrol edemiyorum?” demeden önce bazen:

“Ben bedenime nasıl davranıyorum?” diye sormak daha sağlıklı.

10. Umut beklenmez, üretilir

Kitabın bence en güzel mesajlarından biri buraya bağlanıyor:

Bir hedef koyup hiçbir şey yapmadan motivasyon beklemek yerine harekete geçmek. Gökten kimseye elma ya da elma bahçesi düşmedi/düşmeyecek. Kader gayrete aşıksa gerçekten ki öyle.. Bazen:

“Önce motive olayım, sonra başlayacağım.” bahanesinden sıyrılıp adım atmayı başardığımızda çoğu zaman şunu fark ediyoruz;

Başlıyoruz → küçük bir ilerleme görüyoruz → umut oluşuyor → devam ediyoruz.

Yani umut her zaman başlangıç koşulu değil. Bazen çabanın sonucu olarak karşımıza çıkıyor.

Kitapta çok sevdiğim bir cümleyle daha karşılaştım, zihni temiz tutmak adına Clay Johnson’ın “Bilgi diyeti” metaforundan bahsediyor. Adam bu konuda bir kitap çıkarmış ve şöyle diyor;

“Fazla kilolardan kurtulmak için ne yapıyoruz? Diyet… Yani abur cubur yemeyi kesiyoruz, sağlıklı besinlere ağırlık veriyoruz, spor yapıyoruz... vs. Yoksa hayat kalitemiz düşüyor, sağlığımız bozuluyor hatta ölüyoruz. Peki zihnimiz acaba karnımızdan daha mı az şiş veya daha mı az değerli?

Her tarafımızı saran abur cubur bilgileri, tüm akşamlarımızı gasp eden televizyon programlarını, reklamları, okunmasa da olur dursun olan binlerce e-maili veya sizi gerçekte daha da yalnız kılan sosyal medya araçlarını aklınıza getirin. Tüm bunlar sadece zamanınızı çalmakla kalmıyor, sizi düşünmekten, harekete geçmekten, sosyalleşmekten ve üretmekten de alıkoyuyor.”

Besinlerle aldığımız fazla kalori nasıl bizi bedensel olarak sağlıksız bireyler haline getirebiliyorsa; maruz kaldığımız ve ihtiyacımız olmayan bir çok bilgi de zihinsel olarak bize zarar verebilir o yüzden zihni temiz tutmak adına, daha dingin bir enerjide olmak adına ki bana göre en önemli şeylerden biri bu; bilgi diyetine de önem vermek gerekiyor. Gün içinde vakit geçirdiğimiz insanları, okuduklarımızı, izlediklerimizi ve dinlediklerimizi bir filtreden geçirerek seçmeye dikkat etmenin öneminden bahsediyor. Ve bunun getirisi olarak da ne kadar faydaya, değerlere ağırlık verirsek; irademizi de o yönde kullanabilmemizin kolaylaşacağını vurguluyorlar..

SON OLARAK; “İradeyi Eğitmek” kitabını tasavvufi açıdan değerlendirmek, birkaç cümle daha söylemek isterim.

Tasavvuf açısından insanın iç dünyasında sürekli bir yöneliş vardır. Nefsin arzuları, öfke, haz, korku, acelecilik gibi dürtüler insanı bir yöne çekerken; akıl, vicdan ve kalp başka bir yön gösterebilir. Bu yüzden irade, her istediğimizi yapmak değil; her istediğimizin peşinden gitmek zorunda olmadığımızı fark etmektir.

Tasavvuf literatüründe nefsin terbiye edilmesi ve iradenin eğitilmesi birlikte düşünülür. Diyanet'in tasavvuf ve nefis terbiyesi üzerine değerlendirmesinde de iradenin, insanın dürtülerini başıboş bırakmaması ve onları istikametlendirmesiyle ilişkisi kuruluyor.

“Nefsimden gelen her istek gerçekten benim isteğim midir?”  Başlarda da söylediğimiz gibi sosyal varlıklar olarak çevremizin etkisi altında olan ve bilinçdışı davranışlar sergilemesi çok yüksek olası varlıklarız. Bazen benim sandığım istekler veya arzular aslında başkalarının isteği ya da arzusu veyahut hedefi olabilir.

Gazzâlî'nin irade anlayışında da aklın sonuçları değerlendirmesi ve insanın bu değerlendirmeye göre arzularına direnebilmesi önemli bir yer tutar; bu yüzden irade eğitimi onun düşüncesinde riyâzet ve mücâhede kavramlarıyla ilişkilendirilir.

“İrade eğitimi” tasavvufta nefs terbiyesine benziyor.

Kitap bize: “İraden geliştirilebilir.” diyor.

Tasavvuf ise yüzyıllardır insana: “Nefsini eğitebilirsin.” der.

Tasavvuftaki mücâhede (gayret etmek, çaba göstermek, elinden gelen tüm gücü harcamak ve bir amaç uğruna savaşmak demektir)  tam da burada devreye giriyor: kişinin kendisiyle mücadele ederek arzularını ve davranışlarını daha yüksek bir hedef doğrultusunda eğitmesi. Gazzâlî'nin düşüncesinde de bu, ahlâkî yetkinliğe ulaşmak için gerekli bir irade eğitimi olarak açıklanır.

Bakara 45. ayette: “Sabır ve namazla Allah'tan yardım isteyin.” buyruluyor.

Diyanet'in Kur'an Yolu tefsirinde sabır; kişinin kendisini aklın ve dinin gerekli gördüğü davranışlara yöneltmesi, uygun olmayan davranışlardan uzak tutması ve hayırlı amaca ulaşma yönündeki direnci olarak açıklanıyor. Ayrıca sabrın edilgen bir katlanma değil, güçlükler karşısında direnç ve irade göstermeyle ilişkisi vurgulanıyor.

Bu, kitabın irade anlayışıyla inanılmaz güzel örtüşüyor. Çünkü:

Sabır = “Hiçbir şey yapmadan beklemek” değil.

Bazen sabır; cevap vermemektir. Bazen vazgeçmemektir. Bazen hemen hazza koşmamaktır.

Bazen öfkeliyken susabilmektir. Bazen de sonucunu bilmeden doğru olanı yapmaya devam etmektir.

Yani tasavvuf açısından bakınca sabır, iradenin ahlâk kazanmış hâllerinden biri olarak düşünülebilir.

Tekamül yolculuğumuz tam bir irade, nefs eğitimi yolculuğu aslında. Nefs-i emmâreden nefs-i mutmainneye.. Tasavvuf geleneğinde nefis mertebeleri, insanın iç dünyasındaki dönüşümü anlatmak için kullanılan önemli bir çerçevedir.

NEFSİN 7 MERTEBESİ bulunur.

Önce önemli bir nokta: Kur’an’da açıkça isimlendirilen üç nefis hâli vardır: emmâre, levvâme ve mutmainne.

1.  Nefs-i Emmâre: Nefsin arzularının insanı yönettiği hâl.

Haz, öfke, sahip olma, üstün gelme, intikam, şöhret gibi dürtüler ağır basabilir. İnsan çoğu zaman yaptığı şeyin yanlış olduğunu bilse bile nefsinin arzusuna yenilebilir. İnsan nefsini yönetmiyor; nefsi insanı yönetiyor.

Kur'an'da nefs-i emmâre, kötülüğü emreden nefis olarak Yûsuf suresinde geçer.

2. Nefs-i Levvâme: İşte farkındalık burada başlıyor.

Kişi artık nefsinin her isteğine teslim olmuyor. Hatasını görüyor, vicdanı devreye giriyor, kendisini sorguluyor ve pişmanlık duyuyor. Ama henüz tam bir istikrar yoktur.

Bugün direnebilir, yarın aynı hataya yeniden düşebilir. Yani:

Günah bitmemiştir ama günaha karşı duyarsızlık bitmeye başlamıştır.

Kur'an'da “kendini kınayan nefis” olarak zikredilir.

1.  Nefs-i Mülhime: “İçimde başka bir yön de var.”

Burada insan yalnızca hatasını görmekten çıkıp iyiye yönelmeye başlar.

İyiyi ve kötüyü daha ince ayırt etmeye, vicdanını dinlemeye, ilim öğrenmeye, tevazuya, sabra ve şükre yönelmeye başlar. Tasavvufî gelenekte bu mertebe “ilham” kavramıyla ilişkilendirilir.  Ama burada çok önemli bir nokta var:

Her içe doğuşu veya sezgiyi “ilâhî ilham” kabul etmek doğru değildir.

Bu mertebeyi anlatırken “kalbin katılığının incelmesi ve iyiliğe yönelme” şeklinde düşünmek daha sağlıklıdır.

4. Nefs-i Mutmainne: “Artık savaşmak yerine teslim olmayı öğreniyorum.”

Bence yedi mertebenin en güzel kırılma noktalarından biri burası. Mutmainne, huzura ermiş, sükûna kavuşmuş nefis anlamında kullanılır.

İnsan artık sürekli “Benim istediğim olsun” mücadelesinde değildir. Tevekkül, sabır, tefekkür ve güzel ahlak güçlenir. Arzular tamamen yok olmuş değildir; fakat insan arzularının kölesi olmaktan uzaklaşmıştır.

Kur'an'daki çok güçlü çağrı burada gelir:

“Ey huzura ermiş nefis! Rabbine dön; sen O'ndan razı, O da senden razı olarak...”
(Fecr 89/27-28)

5. Nefs-i Râzıye: “Olanla savaşmak yerine hikmeti arıyorum.”

Râzıye, razı olan anlamındadır. Kişi hayatın her şeyini istediği gibi kontrol edemeyeceğini fark eder. Başına gelen her şeyi “seviyorum” demek değildir bu. Daha ziyade:

“Ben her şeyi anlamasam da Rabbimin hükmüne güveniyorum.” noktasına yaklaşmaktır. Burada tevekkül derinleşir. Kontrol etme ihtiyacı azalır, güven artar. Ve insanın imtihanlara bakışı değişmeye başlar.

6. Nefs-i Marzıyye: “Ben Allah'tan razı olmanın ötesinde, Allah'ın razı olacağı biri olmaya çalışıyorum.” Burada çok güzel bir anlam dönüşümü var.

Râzıye: Kul Allah'tan razıdır.

Marzıyye: Kulun hâli Allah'ın rızasına mazhar olmuş nefis olarak anlatılır.

Bu yüzden mesele artık sadece: “Ben Allah'ın takdirine razı mıyım?” değil,

“Benim davranışlarım Allah'ın razı olacağı bir ahlâka dönüşüyor mu?” sorusuna gelir.

Kişinin iyiliği yalnızca kendisi için değildir. Merhamet, adalet, affedicilik, cömertlik ve güzel ahlak hayatının doğal parçaları hâline gelmeye başlar.

7. Nefs-i Kâmile / Zekiyye/ Safiyye; “Ben” merkezinden çıkıp hakikat ve kulluk merkezine yönelmek. Burada amaç “artık hiç hata yapmayan insan” olmak değildir. Daha ziyade nefsin terbiyesinin kemale ermesi, güzel ahlakın yerleşmesi ve kişinin ben-merkezli yaşamdan kulluk, hakikat ve hizmet merkezli yaşama yönelmesi anlatılır.

Kul Allah’tan razıdır, Allah da kulundan vesselam… =)

AMA ÇOK ÖNEMLİ BİR ŞEY VAR!!!!!!

Bu mertebeler “Ben şu anda 4. seviyedeyim.” diye kendimize etiket yapıştıracağımız basamaklar değildir. Hatta insanın bir konuda mutmainne, başka bir konuda levvâme hâlinde olması mümkündür. Çünkü nefis tek bir davranıştan ibaret değildir.

Mesela insan:

  • öfkesini çok iyi yönetebilir, fakat paraya karşı zaaflı olabilir;
  • sabırlı olabilir ama takdir edilme ihtiyacı yüksek olabilir;
  • ibadetinde düzenli olabilir fakat ilişkilerinde kibirle mücadele ediyor olabilir.

Dolayısıyla bu yolculuk “Ben kaçıncı mertebedeyim?” sorusundan çok;

“Ben hangi konuda hâlâ nefsimin beni yönettiğini göremiyorum?” sorusudur.

Ve bunu şöyle bağlayabiliriz;

“Belki de iradeyi eğitmek, nefsimizi susturmak değil; nefsimizin söylediği her şeyi kendimiz sanmamayı öğrenmektir. Bugün hayatımda beni yöneten kim: Ben mi, arzularım mı?” “Belki de irade, kendimize hükmetmek değil; kendimizi tanıyıp neye hükmetmeyeceğimizi seçebilmektir.

Yorumlar

Popüler Yayınlar