İradeyi Eğitmek
Bugün en temel derdimiz, bildiğimizi davranışa dökememek ve doğru bildiğimizi yaşayamamak; planlarımızla alakalı bir disiplin belirleyip onu takip edebilmek için kitap bizleri bilinçli bir irade yönetimi ile tanıştırıyor.
İrade,
kendimizi sürekli zorlamak değil; neyi neden istediğimizi bilip enerjimizi
doğru yere bilinçli bir şekilde yönlendirebilmektir.
Yazarlar iradeyi
doğuştan sahip olunan, kiminde çok kiminde az bulunan sabit bir özellik gibi
görmüyor. Geliştirilebilir
bir beceri olarak ele alıyorlar. Kitabın dikkat çekici
taraflarından biri de iradenin sınırsız olmadığının vurgulanması. Gün içinde
verdiğimiz kararlar, kendimizi tutmaya çalıştığımız dürtüler ve yaptığımız
seçimler aynı kaynaktan besleniyor; dolayısıyla bu kaynağı gereksiz yere
tüketmemek gerekiyor.
‘Benlik kaynakları’ olarak geçen ve bu tek kaynaktan da ihtiyaç olan gücü sağladığımız ve bu kaynağı her kullanışımızda da irade kapasitemizden biraz daha eksildiğini söylüyorlar. Bir diğer deyişle irade kapasitemizi gereksiz kullandığımızda kaynaklarımız azaldığı için gerekli durumlarda verimli kullanma imkanlarımız da zorlaşıyor. Bu yüzden adım adım anlayarak ve idrak ederek yapılabileceklerimiz sıralanmış ve örneklendirmiş verimli bir kitap var elimizde.
1. İrade nedir?
İrade sadece: “Canım istemiyor ama yapacağım.” demek değil. Bu bir
yerde kendimize zor kullanmak gibi geliyor.
Asıl mesele: “Canım ne istiyor, ben aslında ne istiyorum ve hangisinin
peşinden gideceğim?” sorusudur.
İşte burada dürtü ile tercih birbirinden ayrılması gerekiyor.
Örneğin:
- Tatlı
istiyorum → dürtü.
- Sağlıklı
beslenmek istiyorum → hedef.
- Tatlıyı
yememeyi seçiyorum → irade.
Dolayısıyla irade, arzunun yokluğu değil; arzuların arasından seçim yapabilme
kapasitesini temsil ediyor. Bu noktada kitap bize çok önemli bir şey
söylüyor:
İradeli insan, hiçbir şey istemeyen insan değildir. Tam tersine,
bir şey ister ama daha önemli olanı seçebilir.
2.
İrade sınırsız bir kaynak değil
Kitabın en önemli
fikirlerinden biri bu. Gün boyunca sürekli karar veriyoruz:
“Şimdi kalksam
mı?” “Telefonuma baksam mı?” “Bunu yesem
mi?”
“Mesaj atsam mı?”
“Erteleyeyim mi?” “Bugün spor yapmasam
olur mu?”
Her karar
zihinsel bir enerji gerektiriyor. Dolayısıyla insanın iradesini gereksiz kararlarla tüketmemesi
gerekiyor. İrade gücünü verimli kullanmak için karar mekanizmasını devreden
çıkarmak önemlidir çünkü her karar verişimiz bir irade kapasitemizden
eksilmedir. Bu mekanizmayı daha verimli kullanmak için de rutinler
oluşturmamızı söylerler. Yazarların önerdiği önemli yöntemlerden biri de günlük
bazı davranışları rutine
dönüştürmektir.
Hatta bazı
konularda hayatımızda bir düzen ya da rutin yoksa anlık istek ve dürtülerimizin
kurbanı olma ihtimalimizin artacağını da vurgularlar. Rutin derken kastedilen
insanı robotlaştırmak değildir. Hayatı anlamlandıran, insanı olduğu noktadan
daha ileriye taşıyabilecek rutinleri hayatına kat, Rutinlerle yaşamını düzenle der. Bizi biz
yapan, kim olduğumuzu belirleyen şey günlerimizi nasıl geçirdiğimizde
dolayısıyla rutinlerimizde ve alışkanlıklarımız da saklıdır. Rutinler bizi
ikileme düşmekten kurtarır ve irade gücümüzü gereksiz yere tüketmememizi
sağlar.
Buradan çok güzel bir soru çıkıyor karşımıza..!
Acaba irademizin zayıf olduğunu düşündüğümüz birçok durumda aslında problem
irademizin zayıflığı değil de, hayatımızdaki gereksiz kararların fazlalığı
olabilir mi?
Bunun üzerine epey bi tefekkür etmek gerekir.
3. İrade bir kas gibidir
Kitabın önemli
yaklaşımlarından biri de iradenin çalıştırıldıkça
geliştirilebilen bir kapasite olarak görülmesi. Bir kası nasıl
çalıştırmadan güçlendiremiyorsak, iradeyi de sürekli kullanmadan
geliştiremeyiz. Ama burada çok önemli bir ayrım var:
İradeyi
güçlendirmek ≠ kendimize sürekli eziyet etmek.
Küçük ve
sürdürülebilir davranışlar daha önemli. Örneğin:
Bugün hayatımı
tamamen değiştireceğim! diyip; → 5 gün sonra bırakmak yerine:
‘Her gün 10
dakika kitap okuyacağım’ı → alışkanlığa dönüştürmek.
Yani mesele büyük bir irade gösterisi yapmak değil,
küçük irade pratiklerini süreklileştirmek. Ve kitabın da önerdiği gibi
rutinlere bağlamak.
4. Rutin neden bu kadar önemli?
Burada kitap
aslında alışkanlıklarla irade arasında çok güzel bir ilişki kuruyor.
Bir davranış ilk
başta irade ister. Ama tekrarlandıkça alışkanlığa
dönüşür.
Alışkanlık haline
gelen davranış ise daha az zihinsel enerji gerektirir. Böylece irademizi başka
şeyler için saklayabiliriz.
Alışkanlıklarımız;
hedeflerimizle ne kadar uyumlu? Yaşamak istediğimiz hayatı ne kadar temsil
ediyor? Gerçekten hayatı yaşadığımızı düşünüyor muyuz? Ya da yaşamayı ne kadar
seviyoruz?
Davranışlarımıza
yönelik belirli standartlarımızın ve değerlerimizin olması gerekir der kitap
başka bir deyişle de arka planda bu, seçtiğimiz hayatı sevme biçimimizdir. Standartlarımız
ve değerlerimiz hayatla aramızda ki o anlamlı bağa bir ayna tutar aslında.
Kendimizi
bilmediğimiz de, bizim için değerli olanı bilmediğimiz de; başka insanların ‘içinde
bulunduğumuz durumlar karşısında kararlarımızı ve davranışlarımızı etkilemesi’
kaçınılmaz olur. O yüzden hayatımızın kaptanı olmak istiyorsak dümende
başkalarını değil kendimizi oturtmamız lazım. Bunun bir üst seviyesi daha var
ama bu sanırım başka bir zamanın konusu.
5. Erteleme meselesi
Kitabın günlük
hayatımıza en çok dokunan taraflarından biri de bu. Çünkü erteleme çoğu zaman: “Ben tembelim.” diye
açıklanabiliyor. Oysa mesele her zaman tembellik değil.
Bazen:
- hedefin belirsiz olması ya da fazla
büyük olması,
- başarısızlık korkusu, motivasyon
beklemek, duyguların davranışlarımızı yönetmesi,
- çevrenin bizi desteklememesi gibi
faktörler devreye giriyor.
Dolayısıyla kitap
bize yalnızca: “Kendini zorla.” demiyor.
Daha çok: Kendini tanı, gerçekçi bir hedef koy,
çevreni düzenle ve iradeni doğru yerde kullan diyor.
Şöyle bir şema
çıkarabiliriz kendimize. Önce KENDİNİ
TANI, seçimlerinin yaşamını şekillendirdiğini fark et, hedefler ve rutinler
belirle, hedeflerine giden yolu eğlenceli hale getir arada aksaklıklar olacak
bu yüzden dürtülerini tespit et, izle ve onları yönetmeye çalış, bu dürtüleri
en iyi stratejilerle şekillendir, iradenle yerine çok daha iyi alışkanlıklar
koymaya gayret et.
Burada ek bir alan
açmak isterim. Dürtülerin ortaya çıkmasında ya da daha da güçlenmesine izin
vermemek için bazı zihinsel stratejileri kullanmak önerilir. Bunlardan biri
dikkat dağıtma stratejisi diğeri ise eylemi bilişsel olarak yeniden
değerlendirmektir. Yani ne kast ediyor?
Bir ortamdayım, çalışıyorum dikkatimi özellikle çalıştığım konuya
verebilirim ya da yanlış bir eylem içindeysem o an mekanı terk edebilir ya da
yürüyüşe çıkabilir ya da farklı bir arkadaşımı arayabilirim. Bilişsel olarak
nasıl değerlendirebilirim sorusuna gelince örneğin spora gideceğim; spora
gitmek yerine evde yatmayı tercih ettiğimde bu bana ne kazandıracak yani diğer
bir deyişle artıları ve eksileri fark edip, gerçekçi bir değerlendirme
yapmaktır. Ve bu değerlendirme sonucunda da irade kullanarak kendine bir
alışkanlık edin der kitap..
6. Duygu ≠ karar
Bir duygu
geldiğinde onun sonsuza kadar süreceğini sanıyoruz.
Öfke geliyor: “Ben
artık bu insanı asla affetmeyeceğim.”
Kaygı geliyor: “Bunu
yapamayacağım.”
Canımız bir şeyi
çok istiyor: “Buna hayır diyemem.” gibi cümleler kurabiliyoruz. Ama duygu ve
dürtüler geçici.
Burada ki kritik fark:
Duyguyu
hissetmek başka, duygunun söylediğini yapmak başka.
İrade tam da bu
aralıkta ortaya çıkıyor. İşte farkındalık yaratacak o soru!!
Bir günümüz nasıl
geçiyor, hangi mekanlarda, hangi durumlarda, günün hangi saatlerinde, kimlerle
birlikteyken, hangi duyguları hissettiğimizde dürtülerimizle ya da irademizle
hareket ediyoruz?
7. Kendini tanımadan iradeyi eğitemezsin (sanırım en önemli madde)
İrade eğitiminin
başlangıç noktası aslında öz
farkındalık.
Çünkü kendimizi
tanımıyorsak hedeflerimizi de başkalarından ödünç alıyoruz.
“Başarılı
olmalıyım.”
“Zayıflamalıyım.”
“Daha çok para
kazanmalıyım.”
“Şöyle
yaşamalıyım.” Hep aslında arka planda ki başka seslerin yönlendirmesi..
Ama asıl soru şu:
Ben
gerçekten nasıl bir hayat istiyorum?
Çünkü anlam
verdiğimiz hedefler için daha fazla çaba gösterebiliyoruz. Kitapta hedefe anlam
yükleme ve gerçekçi hedefler belirleme tarafı özellikle öne çıkarılıyor.
Bu nedenle iradenin yakıtlarından biri ANLAM.
Bizim herhangi bir
yaşama amacımız, değerimiz ve ahlaki standartlarımız yoksa eylemlerimizin kısa
vadeli keyif verecek dürtülere yenilmemesi için de bir sebebimiz olmuyor. Bu
nedenle eylemlerimize rehberlik edecek değerlerimizi ve yaşam amacımızı
netleştirmek; dürtüsel karar vermekten
bizi alıkoyacaktır.
8. Çevre iradeyi etkiliyor
Çok önemli bir
başka nokta: İrade sadece
içeride olan bir şey değil.
Çevremiz bizi
etkiliyor. Sürekli erteleyen insanların arasında olmakla disiplinli insanların
arasında olmak aynı sonucu doğurmuyor.
Aynı şekilde:
Sürekli telefon
bildirimlerinin olduğu bir ortam,
sürekli
yiyeceklerin göz önünde olduğu bir ortam,
sürekli negatif
konuşmaların yapıldığı bir ortam… iradeyi sürekli mücadeleye sokuyor.
O yüzden güçlü
irade bazen:
“Kendimi
daha fazla zorlayacağım.” değil,
“Kendimi
sürekli zorlamak zorunda kalmayacağım bir çevre oluşturacağım.” demek.
Bu çok güçlü bir
fikir.
9. Beden de iradenin bir parçası
İrade yalnızca
zihinsel bir mesele değil.
Uyku, hareket,
beslenme ve fiziksel durumumuz da irade kapasitemizi etkiliyor. Özellikle uykusuzluğun irade kapasitesini zorladığı
ve kısa süreli hareketinde sağlıksız atıştırma dürtüsünü azaltmaya yardımcı
olabildiği gibi pratik örnekler aktarılıyor.
Yani: “Ben neden
kendimi kontrol edemiyorum?” demeden önce bazen:
“Ben
bedenime nasıl davranıyorum?” diye sormak daha sağlıklı.
10. Umut beklenmez, üretilir
Kitabın bence en
güzel mesajlarından biri buraya bağlanıyor:
Bir hedef koyup
hiçbir şey yapmadan motivasyon beklemek yerine harekete geçmek. Gökten kimseye elma ya da elma bahçesi
düşmedi/düşmeyecek. Kader gayrete aşıksa gerçekten ki öyle.. Bazen:
“Önce motive
olayım, sonra başlayacağım.” bahanesinden sıyrılıp adım atmayı başardığımızda
çoğu zaman şunu fark ediyoruz;
Başlıyoruz
→ küçük bir ilerleme görüyoruz → umut oluşuyor → devam ediyoruz.
Yani umut her
zaman başlangıç koşulu değil. Bazen çabanın
sonucu olarak karşımıza çıkıyor.
Kitapta çok
sevdiğim bir cümleyle daha karşılaştım, zihni temiz tutmak adına Clay
Johnson’ın “Bilgi diyeti” metaforundan bahsediyor. Adam bu konuda bir kitap
çıkarmış ve şöyle diyor;
“Fazla kilolardan
kurtulmak için ne yapıyoruz? Diyet… Yani abur cubur yemeyi kesiyoruz, sağlıklı
besinlere ağırlık veriyoruz, spor yapıyoruz... vs. Yoksa hayat kalitemiz
düşüyor, sağlığımız bozuluyor hatta ölüyoruz. Peki zihnimiz acaba karnımızdan
daha mı az şiş veya daha mı az değerli?
Her tarafımızı saran abur cubur bilgileri, tüm akşamlarımızı gasp eden
televizyon programlarını, reklamları, okunmasa da olur dursun olan binlerce
e-maili veya sizi gerçekte daha da yalnız kılan sosyal medya araçlarını
aklınıza getirin. Tüm bunlar sadece zamanınızı çalmakla kalmıyor, sizi
düşünmekten, harekete geçmekten, sosyalleşmekten ve üretmekten de alıkoyuyor.”
Besinlerle aldığımız
fazla kalori nasıl bizi bedensel olarak sağlıksız bireyler haline
getirebiliyorsa; maruz kaldığımız ve ihtiyacımız olmayan bir çok bilgi de
zihinsel olarak bize zarar verebilir o yüzden zihni temiz tutmak adına, daha
dingin bir enerjide olmak adına ki bana göre en önemli şeylerden biri bu; bilgi
diyetine de önem vermek gerekiyor. Gün içinde vakit geçirdiğimiz insanları,
okuduklarımızı, izlediklerimizi ve dinlediklerimizi bir filtreden geçirerek
seçmeye dikkat etmenin öneminden bahsediyor. Ve bunun getirisi olarak da ne
kadar faydaya, değerlere ağırlık verirsek; irademizi de o yönde kullanabilmemizin
kolaylaşacağını vurguluyorlar..
SON OLARAK; “İradeyi Eğitmek”
kitabını tasavvufi açıdan değerlendirmek, birkaç cümle daha söylemek isterim.
Tasavvuf açısından insanın iç dünyasında sürekli bir yöneliş vardır. Nefsin
arzuları, öfke, haz, korku, acelecilik gibi dürtüler insanı bir yöne çekerken;
akıl, vicdan ve kalp başka bir yön gösterebilir. Bu yüzden irade, her
istediğimizi yapmak değil; her istediğimizin peşinden gitmek zorunda
olmadığımızı fark etmektir.
Tasavvuf literatüründe nefsin terbiye edilmesi ve iradenin eğitilmesi
birlikte düşünülür. Diyanet'in tasavvuf ve nefis terbiyesi üzerine
değerlendirmesinde de iradenin, insanın dürtülerini başıboş bırakmaması ve onları
istikametlendirmesiyle ilişkisi kuruluyor.
“Nefsimden gelen her istek gerçekten benim isteğim midir?” Başlarda da söylediğimiz gibi sosyal
varlıklar olarak çevremizin etkisi altında olan ve bilinçdışı davranışlar
sergilemesi çok yüksek olası varlıklarız. Bazen benim sandığım istekler veya
arzular aslında başkalarının isteği ya da arzusu veyahut hedefi olabilir.
Gazzâlî'nin irade
anlayışında da aklın sonuçları değerlendirmesi ve insanın bu değerlendirmeye
göre arzularına direnebilmesi önemli bir yer tutar; bu yüzden irade eğitimi
onun düşüncesinde riyâzet ve mücâhede kavramlarıyla ilişkilendirilir.
“İrade eğitimi”
tasavvufta nefs terbiyesine benziyor.
Kitap bize: “İraden geliştirilebilir.” diyor.
Tasavvuf ise yüzyıllardır insana: “Nefsini eğitebilirsin.” der.
Tasavvuftaki mücâhede (gayret etmek, çaba
göstermek, elinden gelen tüm gücü harcamak ve bir amaç uğruna savaşmak
demektir) tam da burada devreye giriyor:
kişinin kendisiyle mücadele ederek arzularını ve davranışlarını daha yüksek bir
hedef doğrultusunda eğitmesi. Gazzâlî'nin düşüncesinde de bu, ahlâkî yetkinliğe
ulaşmak için gerekli bir irade eğitimi olarak açıklanır.
Bakara 45. ayette: “Sabır ve namazla Allah'tan yardım isteyin.” buyruluyor.
Diyanet'in Kur'an
Yolu tefsirinde sabır; kişinin kendisini aklın ve dinin gerekli gördüğü
davranışlara yöneltmesi, uygun olmayan davranışlardan uzak tutması ve hayırlı
amaca ulaşma yönündeki direnci olarak açıklanıyor. Ayrıca sabrın edilgen bir
katlanma değil, güçlükler karşısında direnç ve irade göstermeyle ilişkisi
vurgulanıyor.
Bu, kitabın irade
anlayışıyla inanılmaz güzel örtüşüyor. Çünkü:
Sabır = “Hiçbir şey yapmadan beklemek” değil.
Bazen sabır; cevap vermemektir. Bazen vazgeçmemektir. Bazen hemen
hazza koşmamaktır.
Bazen öfkeliyken susabilmektir. Bazen de sonucunu bilmeden doğru
olanı yapmaya devam etmektir.
Yani tasavvuf açısından bakınca sabır, iradenin ahlâk kazanmış
hâllerinden biri olarak düşünülebilir.
Tekamül
yolculuğumuz tam bir irade, nefs eğitimi yolculuğu aslında. Nefs-i emmâreden
nefs-i mutmainneye.. Tasavvuf geleneğinde nefis mertebeleri, insanın iç
dünyasındaki dönüşümü anlatmak için kullanılan önemli bir çerçevedir.
NEFSİN 7 MERTEBESİ bulunur.
Önce önemli bir nokta:
Kur’an’da açıkça isimlendirilen üç nefis hâli
vardır: emmâre, levvâme ve mutmainne.
1. Nefs-i
Emmâre: Nefsin arzularının
insanı yönettiği hâl.
Haz, öfke, sahip
olma, üstün gelme, intikam, şöhret gibi dürtüler ağır basabilir. İnsan çoğu
zaman yaptığı şeyin yanlış olduğunu bilse bile nefsinin arzusuna yenilebilir. İnsan
nefsini yönetmiyor; nefsi insanı yönetiyor.
Kur'an'da nefs-i emmâre, kötülüğü emreden nefis olarak Yûsuf suresinde
geçer.
2. Nefs-i Levvâme: İşte farkındalık burada
başlıyor.
Kişi artık nefsinin her isteğine teslim olmuyor. Hatasını görüyor, vicdanı
devreye giriyor, kendisini sorguluyor ve pişmanlık duyuyor. Ama henüz tam bir
istikrar yoktur.
Bugün direnebilir, yarın aynı hataya yeniden düşebilir. Yani:
Günah bitmemiştir ama günaha karşı duyarsızlık bitmeye başlamıştır.
Kur'an'da “kendini
kınayan nefis” olarak zikredilir.
1. Nefs-i Mülhime: “İçimde başka bir yön de var.”
Burada insan
yalnızca hatasını görmekten çıkıp iyiye
yönelmeye başlar.
İyiyi ve kötüyü
daha ince ayırt etmeye, vicdanını dinlemeye, ilim öğrenmeye, tevazuya, sabra ve
şükre yönelmeye başlar. Tasavvufî gelenekte bu mertebe “ilham” kavramıyla
ilişkilendirilir. Ama burada çok önemli
bir nokta var:
Her içe
doğuşu veya sezgiyi “ilâhî ilham” kabul etmek doğru değildir.
Bu mertebeyi
anlatırken “kalbin katılığının incelmesi ve iyiliğe yönelme” şeklinde düşünmek
daha sağlıklıdır.
4.
Nefs-i Mutmainne: “Artık
savaşmak yerine teslim olmayı öğreniyorum.”
Bence yedi
mertebenin en güzel kırılma noktalarından biri burası. Mutmainne, huzura ermiş, sükûna kavuşmuş nefis
anlamında kullanılır.
İnsan artık
sürekli “Benim istediğim olsun” mücadelesinde değildir. Tevekkül, sabır,
tefekkür ve güzel ahlak güçlenir. Arzular tamamen yok olmuş değildir; fakat
insan arzularının kölesi olmaktan uzaklaşmıştır.
Kur'an'daki çok
güçlü çağrı burada gelir:
“Ey
huzura ermiş nefis! Rabbine dön; sen O'ndan razı, O da senden razı olarak...”
(Fecr
89/27-28)
5.
Nefs-i Râzıye: “Olanla
savaşmak yerine hikmeti arıyorum.”
Râzıye, razı olan anlamındadır. Kişi
hayatın her şeyini istediği gibi kontrol edemeyeceğini fark eder. Başına gelen
her şeyi “seviyorum” demek değildir bu. Daha ziyade:
“Ben her
şeyi anlamasam da Rabbimin hükmüne güveniyorum.” noktasına yaklaşmaktır. Burada
tevekkül derinleşir. Kontrol
etme ihtiyacı azalır, güven artar. Ve insanın imtihanlara
bakışı değişmeye başlar.
6.
Nefs-i Marzıyye: “Ben
Allah'tan razı olmanın ötesinde, Allah'ın razı olacağı biri olmaya
çalışıyorum.” Burada çok güzel bir anlam
dönüşümü var.
Râzıye: Kul Allah'tan razıdır.
Marzıyye: Kulun hâli Allah'ın
rızasına mazhar olmuş nefis olarak anlatılır.
Bu yüzden mesele
artık sadece: “Ben Allah'ın takdirine razı mıyım?” değil,
“Benim
davranışlarım Allah'ın razı olacağı bir ahlâka dönüşüyor mu?” sorusuna gelir.
Kişinin iyiliği
yalnızca kendisi için değildir. Merhamet, adalet, affedicilik, cömertlik ve
güzel ahlak hayatının doğal parçaları hâline gelmeye başlar.
7.
Nefs-i Kâmile / Zekiyye/ Safiyye; “Ben”
merkezinden çıkıp hakikat ve kulluk merkezine yönelmek. Burada amaç “artık hiç hata yapmayan insan” olmak
değildir. Daha ziyade nefsin terbiyesinin kemale ermesi, güzel ahlakın
yerleşmesi ve kişinin ben-merkezli yaşamdan kulluk, hakikat ve
hizmet merkezli yaşama yönelmesi anlatılır.
Kul Allah’tan
razıdır, Allah da kulundan vesselam… =)
AMA ÇOK ÖNEMLİ BİR ŞEY VAR!!!!!!
Bu mertebeler “Ben şu anda 4. seviyedeyim.”
diye kendimize etiket yapıştıracağımız basamaklar değildir. Hatta insanın bir
konuda mutmainne,
başka bir konuda levvâme
hâlinde olması mümkündür. Çünkü nefis tek bir davranıştan ibaret değildir.
Mesela insan:
- öfkesini çok iyi yönetebilir, fakat
paraya karşı zaaflı olabilir;
- sabırlı olabilir ama takdir edilme
ihtiyacı yüksek olabilir;
- ibadetinde düzenli olabilir fakat
ilişkilerinde kibirle mücadele ediyor olabilir.
Dolayısıyla bu
yolculuk “Ben kaçıncı
mertebedeyim?” sorusundan çok;
“Ben
hangi konuda hâlâ nefsimin beni yönettiğini göremiyorum?” sorusudur.
Ve bunu şöyle
bağlayabiliriz;
“Belki de
iradeyi eğitmek, nefsimizi susturmak değil; nefsimizin söylediği her şeyi kendimiz
sanmamayı öğrenmektir. Bugün hayatımda beni yöneten kim: Ben mi, arzularım mı?”
“Belki de irade, kendimize hükmetmek değil; kendimizi tanıyıp neye hükmetmeyeceğimizi
seçebilmektir.

Yorumlar
Yorum Gönder