DÖRT ANLAŞMA-Okur çemberi/İkra sohbetleri..

Bir süredir kendi yolculuğumda bilinçle ilerlemeyi seçtiğimden beri, farklı farklı kendimi ifade ediş biçimleri hayatıma dahil olmaya başladı. Ki bunlardan biri de kitaplar etrafında sohbet alanları oluşturmak, kendi üslubumla bazı okuma ve paylaşım alanları açmak vardı. Bu yolda ilk adımı atıp küçük de olsa bir çevreyle başlayarak, ayda bir kitap okuyup ay sonunda “Bu kitap ne anlatıyor?”dan çok hayatlarımız da “Bu kitap bende ne uyandırdı?”yı konuştuğumuz bir pencere açmaya niyet ettim.

Çemberimizde okuduğumuz Dört Anlaşma, çok sade ama bir o kadar da sarsıcı sorular soruyor bize;

-Kendimizle nasıl konuşuyoruz?

-Başkalarının sözleri hayatımızda ne kadar yer kaplıyor?

-Zihnimizde kurduğumuz hikâyeler ne kadar gerçek?

-Ve elimizden gelenin “en iyisi” dediğimiz şey gerçekten ne?

 

Kitabı ikince kez okurken şunu fark ettim;

Anlattıkları çok tanıdık. Çünkü bu ilkeler, sadece bir kişisel gelişim diliyle değil aynı zaman da kadim bir bilgelikle de konuşuyor. Ve o bilgelik, Kur’an’da da, tasavvufta da, insanın kendini tanıma yolculuğunda da karşımıza çıkıyor.

Kitap, ‘şu an da gördüğünüz ve işittiğiniz her şey bir rüyadır der. Beyin uyanıkken de uyurken de rüya görür. Aradaki fark beyin uyanık iken her şeyi lineer olarak algıladığımız somut bir çerçevede iken uykuya daldığında bu çerçeve olmadığından rüyaların sürekli olarak değişme eğilimini anlatır’. Gerçekten de bu dünya aleminde her şey zamanın esiridir. Üstelik bu rüya âlemine adapte olabilmek için bir öğrenme kapasitesi ile dünyaya geldiğimizi söyler. Ama bu öyle bir sistemdir ki kişinin kendi kendini ehlileştirmesi gerekir. Bu sisteme tabi olmak için sistemin dayattığı ehlileştirme protokolüne uymak durumundasındır.

İnanç sistemimiz bu sisteme o kadar tabidir ki, bu sistemin kurallarına uygun davranmadığımızda kendimizi cezalandırır ya da tam tersi ödüllendiririz. İşte bu sistem tam da bilinçaltımızda kodlu olan yasalar/anlaşmalarla yürür. Bazen farkına bile varmayız. Çünkü içten içe bağlı olduğumuz bir olguya sahibizdir ve öyle yetiştirilmişizdir.

Herkesin bireysel rüyası aslında sisli bir rüyadır. Sistemin yarattığı sis, gerçekleri görmeye engel der kitap. Yapılan anlaşmalar, bazen yapılmaya zorlanan anlaşmalar; sisli bir rüyada önümüzü görmeye, belki gerçek biz olmaya engel.

Zihinlerde bir mükemmellik anlayışı var. Ama bu mükemmellik her bir zihin için o kadar çeşitli ve karmaşık ki. Asla bu imaja uygun olmak mümkün değil. Zihinlerde yaratılan bu imaja uygun olamadığımızda kendimizi reddetme, yetersiz görme gibi durumlar ortaya çıkıyor. Ama burada önemli olan nokta tam da neye göre, kime göre sorusu? Bağlılıklarımız ve bağımlılıklarımız, içimizdeki yargıcımız, kurban bilincimiz ya da inanç sistemimizdir aslında bize zarar veren. Kimse bize kendimizden daha fazla zarar veremez der kitap. Ki Kur’an’da da geçer, İsra Suresi 11. ayette;

“İnsan hayra dua eder gibi şerre de dua eder. Çünkü insan çok acelecidir”.

İnsanın bazen öfke, kırgınlık, acelecilik ya da bilinçsizlikle kendisi için aslında zararlı olan şeyleri de ister hale gelebileceğini anlatır. İyi niyetli olduğunu sanarak farkında olmadan kendisine zarar verecek sözler, dualar edebilir.

Bazen psikolojik olarak da bilinç ve bilinçaltı aynı şeyi istemiyor olabilir. Bilinçaltı kötüyü nasıl ister? Bilinçaltı mantıklı değil, duyguyla çalışır.

Kişi kendisi hakkında yıllarca duyduğu sözleri, çocuklukta öğrendiği değer ya da değersizlik duygusunu, travma anında oluşan inançlarını, korku temelli beklentilerini gerçek kabul eder. Bu yüzden kişi şunu diyebilir; ‘Rabbim bana hayırlısını ver’ ama içinden geçen de şudur; ‘ben zaten kaybederim, mutlu olursam bunun bir bedeli olur ya da hak etmiyorum ya da ben o kadar şanslı değilim’ vesaire vesaire.

Bilinçaltı duanın alt metnini duyar.

Sözle kendine beddua etmek nedir?

Günlük hayatta çoğu zaman fark etmeden edilen cümleler, ağzımıza belki de sakız olmuş, ne söylediğimizin çoğu zaman farkına bile varmadığımız cümlelerdir.

Bilinçaltı bunu dua gibi kabul eder. Çünkü sürekli bir tekrar ve duygu içerir. Ve bunun toplamı da inancı oluşturur. İşte tam burada ayet uyarır;

“İnsan hayır ister gibi şerri de ister”.

Her şeyin hızla akıp gittiği bu zaman diliminde her kitabı okuyamaz, belki her öğretiyi öğrenemeyiz. Kısıtlı bir zamanda kişinin kendisine en iyi gelebilecek bilgiyi ya da öğretiyi arayıp bulması ve özümsemesi, hayatının yegane amaçlarından biri olmalıdır diye düşünüyorum. Buradaki dört anlaşma da aslında yegane amaçlarımızdan sayılabilecek kıymetlikte bir öğreti.

 

Birinci anlaşma; KULLANDIĞIN KELİMELERİ ÖZENLE SEÇ.

‘Söz yaratıcı bir güçtür. Tanrı’nın armağanıdır. Zihni verimli bir tarlaya benzetir ki düşünceler, fikirler ve kavramlar o tarlanın tohumlarıdır’.

‘En büyük kara büyü; kişinin kendine söylediği olumsuz sözlerdir’ der kitap. Durup üzerinde biraz düşündüğünde aslında fazlasıyla can yakıcıdır bu gerçek.

Dedikodu, yargı, kendini aşağılamak kişinin kendini zehirlemesidir. Bunu nasıl fark eder ve nasıl değiştiririz sorusuna gelince, çoğu kişinin idrakında zorlandığı yere götürür bizi.

“Kabule geçmek”. Anahtar kelimemiz kabule geçmektir.

‘Gerçek sizin ağzınızdan dile geldiğinde sizi arındırır ve özgürleştirir’ der.

 

İkinci anlaşma; HİÇBİR ŞEYİ KİŞİSEL ALGILAMA.

Hiçbir şeyi kişisel algılamadığında özgürlüğü keşfedeceksin. Başkalarının yaptıkları seninle ilgili değil onların duygu-dünyası ile ilgilidir.

Esaretimiz, bağımlılıklarımız nerede başlıyor biliyor musun?

Başkalarının bakışıyla kendimizi tanımladığımızda, bilinçaltımızdaki onay ihtiyacımıza fazlasıyla kapıldığımızda!

‘Hiçbir şeyi kişisel algılamadığınızda cehennem ortasında bile zehirlere karşı bağışıklığa sahip olursunuz’ der. ‘Ve bu güç ikinci anlaşmanın armağanıdır’.

Bu maddeyi okurken aklıma insanın insana ayna olması durumu geldi. İkinci anlaşmayla, insanın insana ayna olması durumu birbiriyle çelişiyor gibiydi. Burada o kadar ince bir ayrım var ki bu doğru anlaşılmadığında gerçekten de çelişiyor gibi duruyor.

İnsan insana aynadır ne demek?

Başkasında seni tetikleyen şey, senin için de iyileşmemiş bir yerle temas ediyordur yani kişi olayın kendisiyle değil olaya verdiği tepki ile aynalanır. Söylenen şey değil, sende neyi tetiklediğine baktığında aynalamayı yakalarsın..

Bana yapılan her şey benden kaynaklanıyor değil, herkesin davranışı benim aynam gibi düşünceler hakikat değil. Kişinin kendine yük bindirmesi olarak yorumlayabiliriz.

Dört anlaşma şunu der; başkası sana bağırdıysa bu onun içindeki fırtınadır. Ama şunu da ekler ve aynalama da burada devreye girer. Bu bağırış sende bir yara varsa canını yakar.

Kur’an perspektifiyle bakınca; Yunus Suresi 65. ayet der ki;

“Onların sözleri seni üzmesin”. Davranışın ahlaki yükü yapana aittir. Aynı zamanda şunu da ekler Kıyame 14’te “İnsan kendine karşı şahittir”. O halde kendi iç alemimden de yine ben sorumluyum. Bu öğretiler bizlere kendimizi suçlamayı değil, kendimizi tanımayı sağlar.

Kendimize şunları sorabiliriz; ‘bana söylenen şey mi beni incitti yoksa içimdeki bir inanç mı tetiklendi’? Bu durumu kişisel algılamadan gözlemleyebilir miyim?

Bu öğretiler doğrultusunda farkındalıkla hareket ettiğin zaman kendini suçlamaz ama kendini tanımaya alan açarsın.

 

Üçüncü anlaşma; VARSAYIMLARDA BULUNMA.

İnsanın her şeyi bilme isteği ya da her şeyle ilgili varsayım da bulunma eğilimi, zihnin bir handikapı.

Kitap kısaca şöyle der aslında; insan bilmediği şeyleri hikayelerle doldurur.

Varsayım = zihinsel kurgu = gereksiz acı

Yaşamımızda üzüntüler ve dramalar; kişisel algılamanın ve varsayımların sonucudur. Varsayımların sonucunda duygusal bir zehir oluşturur ve hiç yoktan koskocaman bir drama yaratırız. Ki Kur’an’da “Zannın çoğundan sakının” der (Hucurat/12).

Soru sormak varsayımda bulunmaktan çok daha iyi, kolay ve hafifleticidir. Belki alacağımız cevaplardan kaçınmak için soru sormayı tercih etmeyiz. Ki bunun yanında en önemli etken de çocuklukta ki yetiştirilme tarzımızdır. Her şeyin ayıp ya da günah olduğu söylenerek yetiştirilmiş bir toplumda özgürce soru sorabilme cesareti elbette epey örselenmiş durumda.

Kur’an bile “Eğer bilmiyorsanız SORUN”. der (Nahl/43). Sor, anla, kendine eziyet etme. Bazen hiçbir şey göründüğü gibi değilken bazen de her şey tam da göründüğü gibidir.

Kendimize soralım, ‘soru sormak yerine kurgu yaptığım bir olay var mı’? ‘Bilmediğim bir şeyi bilirmiş gibi hissettiğim de neler oluyor’?

 

Dördüncü anlaşma; DAİMA YAPABİLDİĞİNİN EN İYİSİNİ YAP

Ama şu gerçeği de göz ardı etme; ‘an’ her an değiştiği için ‘en iyinde’ sürekli değişecektir. Bugün en iyinin verimi %50 olabiliyorken, yarın %70, sonraki gün %40 olabilecektir! Bunu zorunlu bir görev ya da mecburiyet gibi görmek yerine yaşamında memnun olmak adına, aksiyon aldıkça kendinin, üretkenliğinin ve potansiyelinin daha çok boy göstereceği bir alan açılacaktır.

Kitapta şahane bir cümle vardı; ‘Yaşamını feda etmeye gelmedin’.

Yaşamak, sevmek, yeniden keşfetmek, insan versiyonunla anlamak için buradasın. Birilerinin kalıplarına girmek için değil.

Yaratıcının, ki bize kainatı senin için yarattım diyen bir Yaratıcının kalıplarına girmek bu kadar zor iken! Elalemin kalıplarına girmeye, girmeye çalışmaya bu çaba niye?

Yine Kur’an der ki “Allah kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez” (Bakara/286).

O halde yapabilecek güç ben de mevcut, fazlasını zaten yapamayacağım için sorumlu da değilim ama yapabildiğimin en iyisini yapmakla mükellefim.

Eski anlaşmalarımızı bozabilmemiz için ilk önce fark etmemiz gerek. Çünkü farkındalık olmadığında bir şeyler değişmez. İçindeki yargıcı fark etmek, kurban bilincini fark etmek, zihnindeki o sisli yapıyı fark etmek..

Ve farkındalığın ardından gelen savaş açma yetisi.

Kitap bu sisli rüyanın sebeplerine parazit demiş. Biz buna nefs, ego ya da aklınıza ne geliyorsa onu diyebiliriz. Özgürleşmek için bu canavarı yok etmek gerekiyor.

Tekamül yolculuğumuzun bir amacı da bu değil midir? Zanlarımızdan kurtulmak. Hakikati aramak, tanımak, hatırlamak. Bir sınavda olduğunu bilmek!

Bir sınavda olduğunu bilen bir kişi, hele hele de öğreticisine sonsuz bir güven, sevgi ve sadakat -ki bu sıfatlar çoğaltılabilir- besleyen bir kişi, sınavdaki zor sorular karşısında metanetini daha da korumaya çalışmaz mı? Anlamsız triplere girmek yerine çözüm üretmeyi AKLETMEZ Mİ?

Yorumlar

Popüler Yayınlar