DÖRT ANLAŞMA-Okur çemberi/İkra sohbetleri..
Çemberimizde
okuduğumuz Dört Anlaşma, çok sade ama bir o kadar da sarsıcı sorular soruyor
bize;
-Kendimizle
nasıl konuşuyoruz?
-Başkalarının
sözleri hayatımızda ne kadar yer kaplıyor?
-Zihnimizde
kurduğumuz hikâyeler ne kadar gerçek?
-Ve
elimizden gelenin “en iyisi” dediğimiz şey gerçekten ne?
Kitabı
ikince kez okurken şunu fark ettim;
Anlattıkları
çok tanıdık. Çünkü bu ilkeler, sadece bir kişisel gelişim diliyle değil aynı
zaman da kadim bir bilgelikle de konuşuyor. Ve o bilgelik, Kur’an’da da,
tasavvufta da, insanın kendini tanıma yolculuğunda da karşımıza çıkıyor.
Kitap,
‘şu an da gördüğünüz ve işittiğiniz her şey bir rüyadır der. Beyin uyanıkken de
uyurken de rüya görür. Aradaki fark beyin uyanık iken her şeyi lineer olarak
algıladığımız somut bir çerçevede iken uykuya daldığında bu çerçeve olmadığından
rüyaların sürekli olarak değişme eğilimini anlatır’. Gerçekten de bu dünya
aleminde her şey zamanın esiridir. Üstelik bu rüya âlemine adapte olabilmek
için bir öğrenme kapasitesi ile dünyaya geldiğimizi söyler. Ama bu öyle bir
sistemdir ki kişinin kendi kendini ehlileştirmesi gerekir. Bu sisteme tabi
olmak için sistemin dayattığı ehlileştirme protokolüne uymak durumundasındır.
İnanç
sistemimiz bu sisteme o kadar tabidir ki, bu sistemin kurallarına uygun
davranmadığımızda kendimizi cezalandırır ya da tam tersi ödüllendiririz. İşte
bu sistem tam da bilinçaltımızda kodlu olan yasalar/anlaşmalarla yürür. Bazen
farkına bile varmayız. Çünkü içten içe bağlı olduğumuz bir olguya sahibizdir ve
öyle yetiştirilmişizdir.
Herkesin
bireysel rüyası aslında sisli bir rüyadır. Sistemin yarattığı sis, gerçekleri
görmeye engel der kitap. Yapılan anlaşmalar, bazen yapılmaya zorlanan
anlaşmalar; sisli bir rüyada önümüzü görmeye, belki gerçek biz olmaya engel.
Zihinlerde
bir mükemmellik anlayışı var. Ama bu mükemmellik her bir zihin için o kadar çeşitli
ve karmaşık ki. Asla bu imaja uygun olmak mümkün değil. Zihinlerde yaratılan bu
imaja uygun olamadığımızda kendimizi reddetme, yetersiz görme gibi durumlar
ortaya çıkıyor. Ama burada önemli olan nokta tam da neye göre, kime göre sorusu?
Bağlılıklarımız ve bağımlılıklarımız, içimizdeki yargıcımız, kurban bilincimiz
ya da inanç sistemimizdir aslında bize zarar veren. Kimse bize kendimizden daha
fazla zarar veremez der kitap. Ki Kur’an’da da geçer, İsra Suresi 11. ayette;
“İnsan
hayra dua eder gibi şerre de dua eder. Çünkü insan çok acelecidir”.
İnsanın
bazen öfke, kırgınlık, acelecilik ya da bilinçsizlikle kendisi için aslında
zararlı olan şeyleri de ister hale gelebileceğini anlatır. İyi niyetli olduğunu
sanarak farkında olmadan kendisine zarar verecek sözler, dualar edebilir.
Bazen
psikolojik olarak da bilinç ve bilinçaltı aynı şeyi istemiyor olabilir.
Bilinçaltı kötüyü nasıl ister? Bilinçaltı mantıklı değil, duyguyla çalışır.
Kişi
kendisi hakkında yıllarca duyduğu sözleri, çocuklukta öğrendiği değer ya da
değersizlik duygusunu, travma anında oluşan inançlarını, korku temelli
beklentilerini gerçek kabul eder. Bu yüzden kişi şunu diyebilir; ‘Rabbim bana
hayırlısını ver’ ama içinden geçen de şudur; ‘ben zaten kaybederim, mutlu
olursam bunun bir bedeli olur ya da hak etmiyorum ya da ben o kadar şanslı
değilim’ vesaire vesaire.
Bilinçaltı
duanın alt metnini duyar.
Sözle
kendine beddua etmek nedir?
Günlük
hayatta çoğu zaman fark etmeden edilen cümleler, ağzımıza belki de sakız olmuş,
ne söylediğimizin çoğu zaman farkına bile varmadığımız cümlelerdir.
Bilinçaltı
bunu dua gibi kabul eder. Çünkü sürekli bir tekrar ve duygu içerir. Ve bunun
toplamı da inancı oluşturur. İşte tam burada ayet uyarır;
“İnsan
hayır ister gibi şerri de ister”.
Her
şeyin hızla akıp gittiği bu zaman diliminde her kitabı okuyamaz, belki her
öğretiyi öğrenemeyiz. Kısıtlı bir zamanda kişinin kendisine en iyi gelebilecek
bilgiyi ya da öğretiyi arayıp bulması ve özümsemesi, hayatının yegane
amaçlarından biri olmalıdır diye düşünüyorum. Buradaki dört anlaşma da aslında yegane
amaçlarımızdan sayılabilecek kıymetlikte bir öğreti.
Birinci
anlaşma; KULLANDIĞIN KELİMELERİ ÖZENLE SEÇ.
‘Söz
yaratıcı bir güçtür. Tanrı’nın armağanıdır. Zihni verimli bir tarlaya benzetir
ki düşünceler, fikirler ve kavramlar o tarlanın tohumlarıdır’.
‘En
büyük kara büyü; kişinin kendine söylediği olumsuz sözlerdir’ der kitap. Durup
üzerinde biraz düşündüğünde aslında fazlasıyla can yakıcıdır bu gerçek.
Dedikodu,
yargı, kendini aşağılamak kişinin kendini zehirlemesidir. Bunu nasıl fark eder
ve nasıl değiştiririz sorusuna gelince, çoğu kişinin idrakında zorlandığı yere
götürür bizi.
“Kabule
geçmek”. Anahtar kelimemiz kabule geçmektir.
‘Gerçek
sizin ağzınızdan dile geldiğinde sizi arındırır ve özgürleştirir’ der.
İkinci
anlaşma; HİÇBİR ŞEYİ KİŞİSEL ALGILAMA.
Hiçbir
şeyi kişisel algılamadığında özgürlüğü keşfedeceksin. Başkalarının yaptıkları
seninle ilgili değil onların duygu-dünyası ile ilgilidir.
Esaretimiz,
bağımlılıklarımız nerede başlıyor biliyor musun?
Başkalarının
bakışıyla kendimizi tanımladığımızda, bilinçaltımızdaki onay ihtiyacımıza
fazlasıyla kapıldığımızda!
‘Hiçbir
şeyi kişisel algılamadığınızda cehennem ortasında bile zehirlere karşı
bağışıklığa sahip olursunuz’ der. ‘Ve bu güç ikinci anlaşmanın armağanıdır’.
Bu
maddeyi okurken aklıma insanın insana ayna olması durumu geldi. İkinci
anlaşmayla, insanın insana ayna olması durumu birbiriyle çelişiyor gibiydi. Burada
o kadar ince bir ayrım var ki bu doğru anlaşılmadığında gerçekten de çelişiyor
gibi duruyor.
İnsan
insana aynadır ne demek?
Başkasında
seni tetikleyen şey, senin için de iyileşmemiş bir yerle temas ediyordur yani
kişi olayın kendisiyle değil olaya verdiği tepki ile aynalanır. Söylenen şey
değil, sende neyi tetiklediğine baktığında aynalamayı yakalarsın..
Bana
yapılan her şey benden kaynaklanıyor değil, herkesin davranışı benim aynam gibi
düşünceler hakikat değil. Kişinin kendine yük bindirmesi olarak
yorumlayabiliriz.
Dört
anlaşma şunu der; başkası sana bağırdıysa bu onun içindeki fırtınadır. Ama şunu
da ekler ve aynalama da burada devreye girer. Bu bağırış sende bir yara varsa
canını yakar.
Kur’an
perspektifiyle bakınca; Yunus Suresi 65. ayet der ki;
“Onların
sözleri seni üzmesin”. Davranışın ahlaki yükü yapana aittir. Aynı zamanda şunu
da ekler Kıyame 14’te “İnsan kendine karşı şahittir”. O halde kendi iç alemimden
de yine ben sorumluyum. Bu öğretiler bizlere kendimizi suçlamayı değil,
kendimizi tanımayı sağlar.
Kendimize
şunları sorabiliriz; ‘bana söylenen şey mi beni incitti yoksa içimdeki bir
inanç mı tetiklendi’? Bu durumu kişisel algılamadan gözlemleyebilir miyim?
Bu
öğretiler doğrultusunda farkındalıkla hareket ettiğin zaman kendini suçlamaz
ama kendini tanımaya alan açarsın.
Üçüncü
anlaşma; VARSAYIMLARDA BULUNMA.
İnsanın
her şeyi bilme isteği ya da her şeyle ilgili varsayım da bulunma eğilimi,
zihnin bir handikapı.
Kitap
kısaca şöyle der aslında; insan bilmediği şeyleri hikayelerle doldurur.
Varsayım
= zihinsel kurgu = gereksiz acı
Yaşamımızda
üzüntüler ve dramalar; kişisel algılamanın ve varsayımların sonucudur.
Varsayımların sonucunda duygusal bir zehir oluşturur ve hiç yoktan koskocaman
bir drama yaratırız. Ki Kur’an’da “Zannın çoğundan sakının” der (Hucurat/12).
Soru
sormak varsayımda bulunmaktan çok daha iyi, kolay ve hafifleticidir. Belki
alacağımız cevaplardan kaçınmak için soru sormayı tercih etmeyiz. Ki bunun
yanında en önemli etken de çocuklukta ki yetiştirilme tarzımızdır. Her şeyin
ayıp ya da günah olduğu söylenerek yetiştirilmiş bir toplumda özgürce soru
sorabilme cesareti elbette epey örselenmiş durumda.
Kur’an
bile “Eğer bilmiyorsanız SORUN”. der (Nahl/43). Sor, anla, kendine eziyet etme.
Bazen hiçbir şey göründüğü gibi değilken bazen de her şey tam da göründüğü
gibidir.
Kendimize
soralım, ‘soru sormak yerine kurgu yaptığım bir olay var mı’? ‘Bilmediğim bir
şeyi bilirmiş gibi hissettiğim de neler oluyor’?
Dördüncü
anlaşma; DAİMA YAPABİLDİĞİNİN EN İYİSİNİ YAP
Ama
şu gerçeği de göz ardı etme; ‘an’ her an değiştiği için ‘en iyinde’ sürekli
değişecektir. Bugün en iyinin verimi %50 olabiliyorken, yarın %70, sonraki gün
%40 olabilecektir! Bunu zorunlu bir görev ya da mecburiyet gibi görmek yerine
yaşamında memnun olmak adına, aksiyon aldıkça kendinin, üretkenliğinin ve
potansiyelinin daha çok boy göstereceği bir alan açılacaktır.
Kitapta
şahane bir cümle vardı; ‘Yaşamını feda
etmeye gelmedin’.
Yaşamak,
sevmek, yeniden keşfetmek, insan versiyonunla anlamak için buradasın.
Birilerinin kalıplarına girmek için değil.
Yaratıcının,
ki bize kainatı senin için yarattım diyen bir Yaratıcının kalıplarına girmek bu
kadar zor iken! Elalemin kalıplarına girmeye, girmeye çalışmaya bu çaba niye?
Yine
Kur’an der ki “Allah kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez”
(Bakara/286).
O
halde yapabilecek güç ben de mevcut, fazlasını zaten yapamayacağım için sorumlu
da değilim ama yapabildiğimin en iyisini yapmakla mükellefim.
Eski
anlaşmalarımızı bozabilmemiz için ilk önce fark etmemiz gerek. Çünkü
farkındalık olmadığında bir şeyler değişmez. İçindeki yargıcı fark etmek,
kurban bilincini fark etmek, zihnindeki o sisli yapıyı fark etmek..
Ve
farkındalığın ardından gelen savaş açma yetisi.
Kitap
bu sisli rüyanın sebeplerine parazit demiş. Biz buna nefs, ego ya da aklınıza
ne geliyorsa onu diyebiliriz. Özgürleşmek için bu canavarı yok etmek gerekiyor.
Tekamül
yolculuğumuzun bir amacı da bu değil midir? Zanlarımızdan kurtulmak. Hakikati
aramak, tanımak, hatırlamak. Bir sınavda olduğunu bilmek!
Bir
sınavda olduğunu bilen bir kişi, hele hele de öğreticisine sonsuz bir güven,
sevgi ve sadakat -ki bu sıfatlar çoğaltılabilir- besleyen bir kişi, sınavdaki
zor sorular karşısında metanetini daha da korumaya çalışmaz mı? Anlamsız
triplere girmek yerine çözüm üretmeyi AKLETMEZ Mİ?



Yorumlar
Yorum Gönder